Zürih'ten Cenevre'ye giderken bindiğimiz trende sabah kahvaltımız. Cafe creme ve kruvasan (gipfeli). Kahvaltı ederken bir yandan da manzarayı izlemenin keyfini hiçbir zaman unutmayacağım. Bir kruvasan delisi olarak, en güzel kruvasanın Migroslarda satılanlar olduğunu söyleyebilirim. Tereyağlı ve ağzında eriyip gidiyor.
Amsterdam'ın kanalları meşhurdur, malum. O kanallara bakarak içilen kahveleri de meşhur. Hele de güneşli bir günse, kaçınılmaz. İşte öyle günlerden biriydi. Yağmurlu geçmiş bir kaç günün ardından çıkan güneş sanki bir mucize. Eh aylardan Ekim. Normaldir. Sanırım yanındaki mini çörek armağanıydı kahvenin. Güneşli gün de Ekim ayının armağanıydı. Amsterdam gezisi neyin armağanıydı bilemiyorum. Herhalde kendi içine kapanan bir ruhu ferahlatmak içindi. Aklımda öyle kalmış.
İzmir'e gittiğimde Kemeraltı'nda gezip yorulduktan sonra Kızlarağası Hanı'nın çevresindeki küçük kahve evlerinde kahve içip fal baktırmak artık benim için bir ritüele dönüştü. Buradaki kahveler fincanda pişiyor, köpüğü neredeyse fincanın dibine kadar devam ediyor. Genelde fal kolay bakılabilsin diye fincanlar hep beyaz oluyor, ama bu içtiğim "yeşil tuttum murat buldum" cinsinden bir kahveydi. Bu kez büyü bozulmasın diye fal baktırmadım. Madem fincanım yeşil geldi, muradım olacak diye kendi kendime fal baktım.